ÜYE YAZILARIMIZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÜYE YAZILARIMIZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mübadil Aile Hikayeleri: KOZANA KAYLABOSU'LU ARİZE SARIKAYA'NIN AİLE HİKAYESİ / Sertaç CİHAN
İsmail'in oğlu Molla Hüseyin
Buhara'dan Anadolu'ya gelmişler. Konya'ya yerleşmişler. Konya'da yaklaşık 100-150 yıl kaldıktan sonra Rumeli'nin fethedilmesi ile birlikte çalışkan ve becerikli oldukları için Fatih Sultan Mehmet tarafından Balkanları Türk ve Müslüman hale getirmek üzere Selanik'e gönderilirler. O zamanki adı ile Kaylabosu'na yerleştirilirler. Büyük dede İsmail'in ailesi, 600 koyunu, 40 merkebi, 3 tane evi olan geniş arazisinde tarımla uğraşan Kaylabosu'nun sayılı ailelerinden biri...
Balkan savaşlarının kaybedilmesinin ardından Yunanistan'da yaşayan Müslüman Türkler, mübadeleye kadar köylerinde tam bir esir hayatı yaşamaya başlarlar. Çeteler tarafından sürekli tehdit edilmektedirler. Çetelere karşı köyün erkekleri gece-gündüz köylerini korumak için nöbet tutarlar. İsmail Dede, Yunan çeteler köylerine geldikleri zaman ailesini ve köyünü korumak için onlara bir koyun vererek köyden uzaklaşmalarını sağlar.
Mübadil Aile Hikayeleri - UTKU EMEL VARDAR ARIBAŞ'IN AİLESİNİN HİKAYESİ / Sertaç CİHAN
Emel hanımın babaannesinin ismi, nüfus kayıtlarında "Hayriye" aile arasında "Sabur nine"... O zamanki mübadil şivesi ile "Kaylabosu"nda (Kaleobası-Kayıobasında)1888 yılında doğmuş. Annesi Cemile Papi, Sabur nineye altı aylık hamileyken, babası Rus harbinde ölmüş. Lakapları Süleymanoğulları..
Sabur nine, 1882 doğumlu, Lakabı Pehlivanlar olan Mustafa ile Tarakçılar köyünde 10 gün 10 gece süren düğünle evlenir. Sabur nine, ailenin tek çocuğudur ve babasının maddi durumu gayet iyidir. Kaylabosu'na üç katlı bir konak yaptırırlar. Evin içinde kullanılan tüm malzemeler Atina'dan getirtilir. Çiftçilikle uğraşırlar. Yanlarında çalışanlara o kadar değer verirler ki, bakımını yaptıkları tarlaların başına 2 katlı evler yaptırırlar. Hem rahatça otursunlar, hem de tarlalarla ilgilensinler diye...
Çok büyük ve verimli arazileri varmış. Ambarların kilitlenmesi ikindi ezanında başlar, akşam ezanında bitermiş. Mustafa iri yarı, çok güçlüymüş... Güreşte sırtını kimse yere getiremezmiş... Taa ki onu bu dünyadan koparan kolera illetine yakalanıncaya kadar... 1919 yılında ölmüş. Öyle büyük bir salgınmış ki bu...
Salı günü, Sabur ninenin annesi Cemile Papi'yi;
Çarşamba günü, Mustafa'nın abisi Sadettin'i;
Cuma günü, biricik eşi Mustafa Pehlivan'ı;
Cumartesi günü Sabur ninenin küçük oğlunu bu dünyadan koparmış. Bir haftada evinden dört cenaze çıkan Sabur nine acıların en büyüğünü yaşamış. Bu dünyada iki küçük evladıyla Şehabettin ve Azbiye (Nüfus kayıtlarındaki ismi Hayriye) ile kalakalmış.
Acılar henüz bitmemiştir. Hasretin daha da büyüğü geridedir: Memleket hasreti...
Mübadele olduğunda Sabur nine 36 yaşında... Oğlu Şehabettin 15, kızı Hayriye 9 yaşında... Şehabettin 7 yaşında hafız olmuş... Babası Mustafa Pehlivan onun hafız olduğu görmüş... Sabur nine oğlu Şehabettin'i, Sultan Abdülhamid'in tahttan indirildiği 1909 yılında doğurdum dermiş.
1924 yılında memleketi bırakıp, vatan yollarına düşmüşler... Bilinmeze doğru adım adım... Bu arada yanlarında bir de inekleri varmış... Sabur ninenin kıymetlisi, bırakmaya kıyamadığı... Simsiyah, sadece alnının ortasında beyaz benek olan bir inek... Öyle aksi inekmiş ki; Sabur nineden başkası onu sağamazmış. Her sabah Sabur nine onu okşayarak "Nişim, nişim" diye severek sağarmış. Zor gelmişler Selaniğe... Bu arada Sabur nine, yol boyu her duraklamalarında halı tezgahını açıp halı dokurmuş... Acılarını dokuduğu halıya anlatırmış...
Gülcemal Gemisi ile ilk İzmir'e inmişler. İzmir'e geldiklerinde paraları bitmiş. Oradan Mersin'e gönderilmişler. Mersin'e indiklerinde o kadar fakirleşmişler ki; Sabur nine üzerindeki çarşafı çıkarıp çocuklarına çadır yapmış. Ardından trenle Konya'ya getirilmişler. Aksaray'ın ismini beğendiği için orada iskan edilmek istemiş. Orada, bıraktıkları malların karşılığı alamamışlar. Üç katlı konaktan çıkıp, iki oda eve yerleştirilip, 26 dönüm tarla verilmiş.
İskan kaydı Türkiye'ye geldikten sonra verilen mallara ilişkin verilen kayıttır.
Sabur nine güçlü bir Rumeli kadını... Aksaray'a geldikten sonra da, ölene kadar, tarlalarının bakımından, evinin yapımına kadar bütün işleri kimseye bırakmamış. Kendi ilgilenmiş.
Sabur nineye ait yağdanlık
Utku Emel VARDAR ARIBAŞ'ın annesi Hilmiye
Annane Sabriye, Porturaz'lı... Lakabı Sabır... Mübadele olduğunda 50 yaşında... 5 çocuk annesi... Tefike, Kemal, Hilmiye (Emel Arıbaş'ın annesi), Şevki, Fikriye... Tefike Yunanistan'da evlenir, Mübadele ile getirildiklerinde Bursa'ya yerleştirilir... Sabriye annane ise; diğer dört çocuğu ile birlikte Konya Sille'ye yerleştiriliyor. Sabur nine, soyadı kanunu çıktığında "Vardar" soyadını almış.*
Sabur Ninenin çocukları Azbiye ve Şehabettin
Emel hanım ve ailesi bu sene Atalarının doğduğu topraklardaydı. Memleketin en güzel yerinden topraklar, köy çeşmelerinden sular alındı. Türkiye'ye getirilip mezarlarının üzerine serpildi... Vasiyetleri yerine getirmenin mutluluğunu yaşadılar.
Her Rumeli kadını gibi Emel hanımda sanatkar... Bu sene TOBB Aksaray Kadın Girişimciler Kurulu tarafından" Aksaray'ın ilk kadın terzisi" plaketi verilmiş.
15 yaşında Mübadil olarak memleketten vatana dönüş yapan Şehabettin'in kızı Utku Emel VARDAR ARIBAŞ'ın mübadil ailesinin hikayesi de işte böyle...
Yunanistan memlekettir, Türkiye vatandır bizlere...
*Yazarın notu:
Mübadiller Atatürk'e çok güvenir ve inanırlar. Soyadı Kanunu çıkarıldığında Atatürk'e yakın birkaç aile AOÇ'de Atatürk'ün yanına gelir ve
- "Paşam; size sormak istiyoruz, bizler hangi soyadları alalım?" der. Atatürk de;
- "Sizler Rumeli'den geldiniz. Gelecek nesillere aktarılacak, size oraları hatırlatacak soyadları alın" der...
Bu diyalog Mübadiller arasında hızla yayılır ve memleketlerindeki bir tepenin, ovanın, derenin, gölün ismi Mübadil ailelere soyadı olur.
Kaynak: http://serhira.blogspot.com.tr/2015/10/utku-emel-vardar-aribasin-ailesinin.html
NAİL DEDEMLE BİRLİKTE RAMAZAN BAYRAMI MESAJIMIZ / Sertaç CİHAN

Benim çocukluğumda Ramazan yine yaza gelmişti. Ramazan ayının özelliği, sahurda; akşamdan yoğurulan ve mayalanmaya bırakılan hamurundan pişi yapılır, üşenilmez pişiler kızartılırdı. Bir gün pişi, bir gün soğan, ertesi gün kabak böreği, ertesi gün ekmek balığı, tereyağı, yumurta. Yanında mutlaka taze toplanmış biber, domates, maydanoz, nane, tarhana çorbası. Dört dörtlük sofralarda sahur ve iftar yemekleri yenirdi hep beraber...
Oruç tutsanız da, tutmasanız da mutlaka herkes sahura kalkar, niyetlenenler ertesi gün oruca devam eder, niyetlenmeyenler oruç tutmazdı. Çocuklar öğlene kadar tekne orucu tutardı. Ben uykudan gözümü açamazken, herkes cin gibi kadınlı-erkekli oradan oraya koşturup, masayı hazırlamaya çalışırlardı.
Evde tam bir demokrasi ve iş bölümü vardı. Babaannem ve Dedemle aynı evi paylaşırdık. Fakat aile büyüklerimiz bile, köşelerinde oturmaz kalkar, bir işin ucundan mutlaka tutarlardı. Nihayetinde sahur sofrasına geçildiğinde çocuklar hariç; tüm yetişkinler, günlük kıyafetleri ile masaya otururlardı. Asla sofraya pijamalarla oturulmazdı. Bu durum mübadil Atalarım tarafından "sofraya saygısızlık" olarak nitelendirilirdi. Hele Rahmetli Nail dedem, gömleğini giyer, kravatını takar öyle otururdu sofraya.... Çokk yaşlandığında, küçük küçük adımlarla yürümeye başladığında bile, pantolonunu giyemese de; gömlek ve kravat ile sahur sofrasına oturmayı hiç bırakmadı. Hala hayallerimde altında Sümerbank çizgili pijaması, üzerinde gömlek ve kravatı ile hatırlarım.
Yazının devamı..
ÇARŞIDERE-ÇARŞICUMA KÖYÜ İZLENİMLERİ / Sertaç CİHAN
Geçenlerde Çorum Çarşıcuma yol maceramızı "Tabela yok mu tabela" başlıklı yayınımda anlatmıştım. Şimdi sıra köy maceramızda..
Aşağıda göreceğiniz resimler, anlatım bazılarınızın hiç dikkatini çekmiyor, bir şey ifade etmiyor biliyorum... Ama size bir şey söyleyeyim mi; bu resimleri o köy ile bağlantısı olan bir Türk ya da Rum gördüğünde gözyaşlarına boğulacaktır.
Ailemin geçmişine merak saldığım ilk yıllarda bir kız arkadaşım bana köklerini buldun farz et, bulup da ne yapacaksın? diye sormuştu. Ben de ona "dedelerim zenci çıkacak o olacak" demiştim. Doğru çıktı. Bizde koskoca bir imparatorluğun zencileriymişiz meğer...
Allah kimseye yaşatmasın ama anlatmaya çalıştığım köy acılı bir göç hikayesinin tanığıdır... Geçmişini bilmeyen geleceğine yön veremez.
Yazının devamı..
Aşağıda göreceğiniz resimler, anlatım bazılarınızın hiç dikkatini çekmiyor, bir şey ifade etmiyor biliyorum... Ama size bir şey söyleyeyim mi; bu resimleri o köy ile bağlantısı olan bir Türk ya da Rum gördüğünde gözyaşlarına boğulacaktır.
Ailemin geçmişine merak saldığım ilk yıllarda bir kız arkadaşım bana köklerini buldun farz et, bulup da ne yapacaksın? diye sormuştu. Ben de ona "dedelerim zenci çıkacak o olacak" demiştim. Doğru çıktı. Bizde koskoca bir imparatorluğun zencileriymişiz meğer...
Allah kimseye yaşatmasın ama anlatmaya çalıştığım köy acılı bir göç hikayesinin tanığıdır... Geçmişini bilmeyen geleceğine yön veremez.
Yazının devamı..
YUNANİSTAN'DA ÖRNEK BİR DAVRANIŞ DAHA
Derneğimiz kurucu üyelerinden ikinci kuşak Grevena mübadili, Aycan YILMAZ'ın Klimataki (Eski adı Duvrunitsa) Köyünü ziyaretleri sırasında gördüğü, Müslüman Türk Mezarlığının çitle çevrilmesi ve Türkçe yazılı bir anıt-kitabe dikilmesi ile ilgili izlenimlerini daha önce yayınlamıştık. Aycan YILMAZ bölgede Kokkinia (Eski adı Subino) Köyünden de benzer bir haberin geldiğini bildirerek şunları söylüyor:
"Kokkinia köyü, mübadele ile benim de atalarımın geldiği eski adı Krifçi yeni adı Kivotos köyüne komşu bir köy olup, 3 km mesafededir. Defalarca gidip gördüğüm şirin bir köydür."
"Kokkinia köyü, mübadele ile benim de atalarımın geldiği eski adı Krifçi yeni adı Kivotos köyüne komşu bir köy olup, 3 km mesafededir. Defalarca gidip gördüğüm şirin bir köydür."
GÜLCEMAL
Canerhan TİPİ tarafından oluşturulan ve Nazan SEZGİN tarafından bize iletilen sunuma bu bağlantıdan erişebilirsiniz: GÜLCEMAL
PİLİÇ YAHNİSİ / Sertaç CİHAN
Bugün sizlere mübadillerin özellikle misafirleri geleceği zaman pişirdiği özel yemek, piliç yahnisinin tarifini vermek istiyorum.
Bu piliç yahnisi öyle bir yemek ki; romanlara bile konu olmuş. Halen okuduğum Necati Cumalı'nın "Viran Dağlar"ındaki roman kahramanı Zülfikar Bey'in de en çok sevdiği yemek.
Necati Cumalı, piliç yahnisinin verdiği gücü, kuvveti bakın hangi cümlelerle anlatıyor:
MÜBADELEDE GELENLERE AİT EVRAKLAR / Sertaç CİHAN
Eski yazılarımı okuyanlar bilir.. Ben aile büyüklerimi araştırmaya başladığımda elimde hiçbir belge yoktu. Zaten ailem de; sessizlik yemini etmiş gibi konuşmuyordu. Sadece biz Selanikliyiz. Bizimkiler Selanik'ten gelmişler diyorlar. Başka da hiçbir şey söylemiyorlardı. 1. kuşak mübadil olan Dedemler ve Büyük annemler sırları ile birlikte çoktan toprak olup göçüp gitmişlerdi. Anlaşılan çok acılar çektikleri için sessiz kalmayı tercih ediyorlardı. Yaprak gibi savrulmuşlar, mübadelenin ne demek olduğunu bile anlayamadan vatan bildikleri evlerinden yurtlarından, bilmedikleri bir başka yere gönderilmişlerdi.
MÜBADİL SOĞAN BÖREĞİ / Sertaç CİHAN
Annemle beraber yaptığımız, her mübadilin ve mübadil torunlarının bildiği ve severek yedikleri, bizim için baş börek olan Soğan Böreğinin tarifini vermek istiyorum.
Nefis bir börektir dikkatinize!
Hamuru için
Hepsini karıştırarak 15 dakika yoğurup kulak memesi kıvamında hamur yapılacak. Hamurumuzun üzerine nemli bir bez örtülüp 15 dakika dinlendirilecek.
Nefis bir börektir dikkatinize!
Hamuru için
- Yarım kilo un
- Tuz
- Su
- 1 çay kaşığı karbonat
Hepsini karıştırarak 15 dakika yoğurup kulak memesi kıvamında hamur yapılacak. Hamurumuzun üzerine nemli bir bez örtülüp 15 dakika dinlendirilecek.
BALKAN HARBİ ÖNCESİ MAKEDONYA
-
Ulah
74 465
77 267
41 200
Karışık
101 875
147 244
91 700
TOPLAM
2 880 420
1 145 274
1 820 500
SELANİK'TE BİR TÜRK TEKKESİ
"Selanik'te Aristo Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı Başkanlığından emekli olan ve şimdi yine Selanik'te özel bir hastanede aktif olarak çalışan Prof. Dr. Spiros Papavramidis'in davetlisi olarak 17-24 Haziran 2014'te bir hafta süreyle Yunanistan'a gittim. Spiros'un Selanik'teki ve Grevena'nın Klimataki Köyündeki evlerinde misafir edildim.
21.06.2014 günü sabahı Spiros'un Klimataki evinden Spiros, Spiros'un arkadaşı Pavlantis ve ben jiple yola çıkarak Tekkenin olduğu yöne hareket ettik. Grevena'ya bağlı Tsotili beldesinin kuzey batı yönüne doğru yaklaşık 40 km giderek Tekkenin olduğu DRAGASIA (Orijinal yazılışı Δραγασιά) köyüne vardık.
DUVRUNİSTA'LI RUM MÜBADİLLERİN ÖRNEK DAVRANIŞI
Derneğimiz kurucu üyelerinden ikinci kuşak Grevena mübadili Aycan YILMAZ'ın atalarının geldiği eski adı Krifçi yeni adı ile Kivotos köyüne komşu olan Grevena'ya bağlı Klimataki (Eski adı Duvrunitsa) 2004 yılında köyü ziyareti sırasında, köyün çıkışındaki Müslüman Türk mezarlığının çiğnenmesini önlemek için etrafının çitle çevrildiğini ve sonraki bir ziyaretinde ise Türkçe yazılı bir anıt-kitabe dikildiğini görmüş.
BİR MÜBADELE ÖYKÜSÜ - KRİFÇE'DEN YEŞİLBURÇ'A GÖÇ / Aycan YILMAZ
Derneğimiz kurucu üyesi ve ikinci kuşak Krifçi / Grebene mübadili Aycan YILMAZ'ın mübadil çocuklarına ve torunlarına örnek olacak çalışması Yunan Basınından da yoğun ilgi gördü...
Kitabı basılı olarak temin edebilmek için irtibat: Sembol Kırtasiye ve Kopyalama Merkezi Meşrutiyet Mahallesi Selanik Cad. No: 52/A Kızılay Çankaya ANKARA (Departman Yöneticisi: Emre Erol, Tel: 0312 419 99 66. Bir gün öncesinden sipariş verilip 10 TL karşılığında temin edilebilir.)
Bir Mübadele Öyküsü: Krifçi'den Yeşilburç'a Göç
Derneğimiz kurucu üyesi ve ikinci kuşak Krifçi / Grevena mübadili Aycan YILMAZ'ın mübadil çocuklarına ve torunlarına örnek olacak çalışması Yunan Basınından da yoğun ilgi gördü.

Defalarca ata topraklarına giden ve ailesinin izini süren Yılmaz kitabında ailesinin Krifçi ve Niğde Yeşilburç'taki hayatını belge ve fotoğraflarla anlatıyor.
Kitabı basılı olarak temin edebilmek için irtibat:
Sembol Kırtasiye ve Kopyalama Merkezi Meşrutiyet Mahallesi Selanik Cad. No: 52/A Kızılay Çankaya ANKARA, Departman Yöneticisi: Emre Erol, Tel: 0312 419 99 66

Defalarca ata topraklarına giden ve ailesinin izini süren Yılmaz kitabında ailesinin Krifçi ve Niğde Yeşilburç'taki hayatını belge ve fotoğraflarla anlatıyor.Kitabı basılı olarak temin edebilmek için irtibat:
Sembol Kırtasiye ve Kopyalama Merkezi Meşrutiyet Mahallesi Selanik Cad. No: 52/A Kızılay Çankaya ANKARA, Departman Yöneticisi: Emre Erol, Tel: 0312 419 99 66
Osmanlı İmparatorluğunun Çöküşünde 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşının Rolü / Hasan AKAR

Hasan AKAR
Osmanlı imparatorluğunun çöküşü hiç şüphesiz Balkan savaşı ve I.nci dünya savaşının sonunda meydana gelmiştir. Ancak bu savaşların kaybedilmesinin nedenleri incelendiğinde ve biraz geriye gidip araştırıldığında asıl nedenin 1877-1878 Osmanlı- Rus Savaşının kaybedilmesinden kaynaklandığı görülecektir. 1877-1878 savaşının askeri alanda kaybedilmesinden sonra yapılan Ayastefanos barış anlaşması ile başlayan ve artarak devam eden bir dizi siyasi beceriksizlik ve öngörüsüzlük ile siyasi ortamın iyi kavranıp doğru değerlendirilememesi neticesinde balkan savaşı ve I.nci dünya savaşlarının hiç girilmemesi gereken ve daha başlamadan kaybedilmiş savaşlar olduğu bu inceleme sonucu yapılan değerlendirmede açıkça ortaya çıkmaktadır.
Balkanlar ve Rumelinde Kurulan Türk Devletleri / Hasan AKAR
Osmanlının Çöküş Döneminde Balkanlar ve Rumeli'nde Kurulan Türk Devletleri
Osmanlı imparatorluğunun çöküşünün artık gözle görülür hale geldiği ve devletin omurgasının kırıldığı bir savaş olarak tarihe geçen, 1877–1878 Osmanlı Rus Savaşı (93 Harbi) sonrası bugünkü Romanya, Bulgaristan balkanlar olarak adlandırılan Rumeli topraklarında yaşayan Türkler tamamen sahipsiz ve güvencesiz olarak kalmışlardı.
Ulus olma ve ulus devlet kurma ülkü ve ideali bilincine erişen Gayri Müslim Osmanlı tabası halklar, büyük devletlerden gördükleri destek ve her türlü yardımlarla Osmanlıya karşı başlattıkları silahlı ve silahsız direniş eylemlerinin sonucunda en büyük zararı burada yaşayan Müslüman Türk halkı görmüştür. Kendisine sahip çıkacak, koruyacak bir Osmanlı devlet gücünün gerek bölgeden çekilmesi, gerekse etkisiz hale gelerek olaylara müdahale edememesi sebebiyle büyük bir göç hareketi başlamış ve asırlardır yaşadıkları atalarının mezarlarının bulunduğu toprakları terk ederek Osmanlı devletinin hâkimiyeti altındaki topraklara sığınmışlardır. Bu göçlerin nasıl ve nerelere yapıldığını emekli büyükelçi Bilal Şimşir “Avrupa’dan Türk Göçleri” adlı eserinde detaylı olarak anlatmıştır.
Ancak bu göçlere rağmen bulunduğu toprakları terk etmeyen, bu topraklarda tutunmak ve var olmak için bir direniş hareketi başlatarak Osmanlıdan bağımsız kendi devlet ve hükümetlerini kuranlar da olmuştur.
Aşağıdaki bilgiler; Osmanlı gücünün bir zamanlar hâkim olduğu topraklardan çekilmesinden sonra bu bölgelerde yaşayan Türkler tarafından kurulan geçici devlet ve hükümetler hakkında verilen özet bilgilerdir.
NÜFUS MÜBADELESİ SÖZLEŞMESİNDE TAŞINMAZ MALLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ VE TASFİYESİNE İLİŞKİN BELEGELER / Aycan YILMAZ
30.01.1923 tarihinde imzalanan Nüfus Mübadelesi Sözleşmesinde mal tasfiyesine ilişkin olarak aşağıdaki hükümler yer almaktadır.
Sözleşmenin;
- 7. maddesinde, göçmenlerin bırakıp gidecekleri ülkenin uyrukluğunu yitirecekler ve varış ülkesinin topraklarına ayak bastıkları andan itibaren bu ülkenin uyrukluğunu edinmiş sayılacakları,
- 8. maddesinde, göçmenlerin her çeşit taşınır mallarını yanlarında götürmekte ya da bunları taşıttırmada serbest olacakları ve bunun için giriş ya da çıkış vergisi alınmayacağı,
- 11. maddesinde ise göçmenlerin bulundukları ülkedeki taşınmaz mallarının (Bağ, Bahçe, Ev) değerlemesini ve tasfiyesini yapmak ve tasfiye edilecek mallara, haklara ve çıkarlara ilişkin bütün itirazları kesin karara bağlamak üzere Karma Komisyon ve bu Komisyona bağlı olarak çalışacak alt Komisyonların kurulacağı,
- 13. maddesinde, tasfiye olunacak mallara değer biçilmesinde bu malların altın para ile olan değerinin esas alınacağı,
- 14. maddesinde, Komisyonun ilgili mal sahibine elinden alınan ve bulunduğu ülkenin Hükümeti emrinde kalacak olan mallardan dolayı borçlu kalınan para tutarını belirten bir bildiri belgesi vereceği, göçmenin göç ettiği ülkede kendisine borçlu bulunulan paraların karşılığında ayrıldığı ülkede bırakmış olacağı mallarla aynı değerde ve aynı nitelikte mal alması gerekeceği belirtilmiştir.
Nüfus Mübadelesi Sözleşmesinin yukarıdaki hükümlerinden hareketle T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünde bir araştırma yaptım.
Yaptığım araştırma neticesinde Mübadelenin gerçekleştirildiği 1924 yılında Manastır Vilayeti, Kozana Livası (Sancağı), Grebene Kazası, Krifç köyünde ikamet edip, daha sonra Mübadele kapsamında Niğde’nin Yeşilburç köyüne (TENEY) iskan edilen bazı ailelere ait 25.03.1924 tarihinde Krifç köyünde düzenlenmiş olan mal tasfiye bildirgelerine (Osmanlıca yazılmış) ulaştım. Bu bildirgelerden bir kısmını Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünde Osmanlıca/eski Türkçe bilen birine tercüme ettirdim.
Sözleşmenin;
- 7. maddesinde, göçmenlerin bırakıp gidecekleri ülkenin uyrukluğunu yitirecekler ve varış ülkesinin topraklarına ayak bastıkları andan itibaren bu ülkenin uyrukluğunu edinmiş sayılacakları,
- 8. maddesinde, göçmenlerin her çeşit taşınır mallarını yanlarında götürmekte ya da bunları taşıttırmada serbest olacakları ve bunun için giriş ya da çıkış vergisi alınmayacağı,
- 11. maddesinde ise göçmenlerin bulundukları ülkedeki taşınmaz mallarının (Bağ, Bahçe, Ev) değerlemesini ve tasfiyesini yapmak ve tasfiye edilecek mallara, haklara ve çıkarlara ilişkin bütün itirazları kesin karara bağlamak üzere Karma Komisyon ve bu Komisyona bağlı olarak çalışacak alt Komisyonların kurulacağı,
- 13. maddesinde, tasfiye olunacak mallara değer biçilmesinde bu malların altın para ile olan değerinin esas alınacağı,
- 14. maddesinde, Komisyonun ilgili mal sahibine elinden alınan ve bulunduğu ülkenin Hükümeti emrinde kalacak olan mallardan dolayı borçlu kalınan para tutarını belirten bir bildiri belgesi vereceği, göçmenin göç ettiği ülkede kendisine borçlu bulunulan paraların karşılığında ayrıldığı ülkede bırakmış olacağı mallarla aynı değerde ve aynı nitelikte mal alması gerekeceği belirtilmiştir.
Nüfus Mübadelesi Sözleşmesinin yukarıdaki hükümlerinden hareketle T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünde bir araştırma yaptım.
Yaptığım araştırma neticesinde Mübadelenin gerçekleştirildiği 1924 yılında Manastır Vilayeti, Kozana Livası (Sancağı), Grebene Kazası, Krifç köyünde ikamet edip, daha sonra Mübadele kapsamında Niğde’nin Yeşilburç köyüne (TENEY) iskan edilen bazı ailelere ait 25.03.1924 tarihinde Krifç köyünde düzenlenmiş olan mal tasfiye bildirgelerine (Osmanlıca yazılmış) ulaştım. Bu bildirgelerden bir kısmını Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünde Osmanlıca/eski Türkçe bilen birine tercüme ettirdim.
Mübadilleri Taşıyan Gemiler / Hasan AKAR
30 Ocak 1923 Tarihinde imzalanan Lozan Antlaşmasına göre Rumeli’nden Anadolu’ya göç edecek olan Müslüman halkın sevkiyatları tren ve gemi ile yapılmış olup, sevkiyat 1923 yılı Kasım ayında başlamıştır.
Tren ile ile yapılan sevkiyatlar daha çok Kavala kazasının Sarışaban nahiyesine bağlı iç bölge köylerinde yerleşik mübadillerin “Hüseyinköy” tren istasyonunda toplanması ile buradan İstanbul’a, oradan da gemiler ile Sinop ve Samsun’a yapılmıştır.
Gemi ile yapılan sevkiyatlarda gemilerin kalktığı limanlar Yunanistan’ın Selanik, Preveze ve Kavala Limanı kentleri ile Sakız, Limni, Midilli ve Girit adalarıdır.
Mübadelede görev alan gemilerin isimleri:
Balkanlarda Türk Komitacıları / Hasan AKAR
Balkan harbinden sonra başlayan Rumeli ve Batı Trakya‘da yaşayan Türk’lerin kendilerine yapılan saldırılara karşı korunmak amacıyla direniş ve müdafaa amaçlı münferit Komitacılık faaliyetleri Fuat BALKAN’ın liderliği altında 1919 senesi 5 Haziranından itibaren teşkilatlanarak 1923 senesi 20 Temmuz tarihine kadar 4 sene 45 gün devam etmiştir.
Bilindiği üzere birinci dünya savaşından yenik çıkan Osmanlı Devletinin imzaladığı Sevr barış anlaşmasına dayanarak Yunanlılar 15 Mayıs 1919 da İzmir’e asker çıkararak Anadolu içlerine doğru yürümeye başlamışlardır.
Paris barış konferansı “Yunan işleri Komisyonu” 1 Mart 1919’da Batı ve Doğu Trakya’yı Yunanistan’a vermiş, karar 10 gün sonra 11 Mart 1919’da “Yüksek Konsey” tarafından durdurulmuş, ancak 7 aylık bir beklemeden sonra, 17 Ekim 1919’da IX.ncu Yunan Tümen Komutanı general Leonardopulos İskeçe’yi resmen işgal etmiştir. 18 Ekim 1919’da Bulgarlar, “Nöyi” antlaşması gereği B.Trakya’nın 6 Kazasını tahliye ederek Yunanlılara bırakmışlardır.
19 Mayıs 1919 da Mustafa Kemalin Samsun’a çıkmasından sonra başlayan Kurtuluş savaşı 9 Eylül 1922’de Yunanlıların İzmir’den denize dökülmesiyle sonuçlamıştır. Ancak Kurtuluş savaşı Anadolu’da verilmiştir. Anadolu’da Kurtuluş savaşı devam ederken Rumeli ve Batı Trakya’da neler olmuşturda Yunan ordusu Trakyada ilerliyerek İstanbul’a kadar gelememiştir. “Yunan Megalo Idea”sının esası İstanbul’u ele geçirmek değilmidir? Bunun için muhakkak ki birçok siyasi sebepler söylenebilir ama her zaman Yunan’lıların yanında olan galip devletlerin yöneticileri kendilerinin ilelebet İstanbul’da kalamıyacaklarını ve menfaat çatışmaları nedeniyle hiçbirisinin tek başına buraya sahib olmasına diğerlerinin müsaade etmeyeceğini hesap etmiyorlar mı idi. Eğer Mustafa Kemal kurtuluş savaşından galip çıkmasaydı, İstanbul Osmanlı padişah’ına mı bırakılcaktı?
Anadolu’da devam eden savaş sırasında Yunan ordusunun ilerlemesini engelleyen en büyük sebeplerden belkide en büyüğünün Batı Trakyadaki Komitacılık faaliyetleri olduğu aşikardır. Çünkü bu ilerlemeyi engelliyecek ne Osmanlının askeri ve siyasi gücü vardı, nede galip devletlerin Yunanlılara bu yönde bir baskısı.
Fazla tarihi detaya girmeden Batı Trakyadaki Türk Komitacılık faaliyetlerinin ne anlama geldiğini Erkan-ı Harbiye-i Umumiyenin (Genel Kurmay Başkanlığı) harekat şubesinde çalışan Saffet ARIKAN’ın Fuat Balkan’a söylediği şu sözler çok güzel izah etmektedir.
“ Bana bir tek Yunan neferinin saf dışı kılınmasının günde asgari yüz fişeği yaktığı hesap edilse ve isabetin de yüzde bir olduğunu kabul etsek , her günkü zayiatımız harbin devamı müddetince günde bir nefer olacaktır. Senden Türk ordusunu beklediği vazifenin esası . Avrupa toprağındaki Yunan ordusunun olduğu yerde tesbit etmektir. Allah bu vazifende muvaffak kılsın (*)
11-18 MAYIS 2009 YUNANİSTAN GEZİSİ
Geziye katılan üyelerimizden Sayın Hasan AKAR'ın anılarını yayınlıyoruz:
Ankara Lozan Mübadilleri derneği üyeleri olarak 11- 18 Mayıs 2009 tarihleri arasında 7 gün 6 gece süren dedelerimizin yaşadığı ve “ah memleket, memleket” diye özlemle anarak, anlata anlata bitiremedikleri topraklara yaptığımız geziden dönüşümüzde hepimiz son derece mutlu ve huzurluyduk.
“Hoş geldiniz” diye arayan hemşerilerimiz yolculuğumuz hakkında bilgi almak için beni soru yağmuruna tutarken sorulan suallerden birisi de “ Nasıl bulabildiniz mi köklerimizi oralarda?” oldu!
Önce daha çok taze olan gezi izlenimleri ve yaşanılanların heyecanıyla pek fark etmemiştim sualin ne kadar anlamlı olduğunu. Daha sonra tekrar düşündüğümde fark ettim ne kadar derin ve anlamlı olduğunu. Acaba köklerimizi bulabilmiş miydik?. Gerçekten aradan geçen 86 yıl sonra hala köklerimiz duruyor muydu 400 sene bizim olan bu yerlerde. Cennet gibi yemyeşil köyleri gezerken şırıl şırıl akan dereler, çeşmeler, gövdesi iki insanın kollarıyla zor kavrayacağı kalınlıktaki ulu çınar ağaçları,kestane ve ceviz ağaçları, boyları 30 metreyi geçen servi ağaçları görmüştük bütün köylerde.

Evet bizim köklerimiz oradaki o ulu ağaçlardı. Bizden kalan bir eser var mı? acaba diye oradan oraya koştururken hep yıkılmış, viran olmuş evler, artık sadece temelleri kalmış olan camiler, sürülmüş üzerine ekin ekilmiş mezar yerleri göstermişlerdi bize şimdilerde oralarda yaşayan insanlar. Gerçi çok içten ve sıcak davranmışlardı bizlere. Onlar da daha önce dedelerinin yaşadığı Anadolu topraklarını özlüyorlardı. Aralarında Türkiye’ye gidip dedelerinin yaşadığı toprakları görenlerde vardı, bir çok köy kahvesinde açık televizyonlarda Karadeniz TV’nin izlendiği ve Türkçe türkü ve şarkıların dinlendiğine şahit olduk Bizim Türk olduğumuzu ve Türkçe konuştuğumuzu anladıklarında hemen yanımıza geliyordu Türkçe konuşmaya hasret kalmış yaşlı insanlar. “Sizi gördük canımız geldi” dedi bize yaşlı Lefteris.
İzlenim ve hatıralar çok fazla onun için en başından başlayalım anlatmaya..
Ankara Lozan Mübadilleri derneği üyeleri olarak 11- 18 Mayıs 2009 tarihleri arasında 7 gün 6 gece süren dedelerimizin yaşadığı ve “ah memleket, memleket” diye özlemle anarak, anlata anlata bitiremedikleri topraklara yaptığımız geziden dönüşümüzde hepimiz son derece mutlu ve huzurluyduk.
“Hoş geldiniz” diye arayan hemşerilerimiz yolculuğumuz hakkında bilgi almak için beni soru yağmuruna tutarken sorulan suallerden birisi de “ Nasıl bulabildiniz mi köklerimizi oralarda?” oldu!
Önce daha çok taze olan gezi izlenimleri ve yaşanılanların heyecanıyla pek fark etmemiştim sualin ne kadar anlamlı olduğunu. Daha sonra tekrar düşündüğümde fark ettim ne kadar derin ve anlamlı olduğunu. Acaba köklerimizi bulabilmiş miydik?. Gerçekten aradan geçen 86 yıl sonra hala köklerimiz duruyor muydu 400 sene bizim olan bu yerlerde. Cennet gibi yemyeşil köyleri gezerken şırıl şırıl akan dereler, çeşmeler, gövdesi iki insanın kollarıyla zor kavrayacağı kalınlıktaki ulu çınar ağaçları,kestane ve ceviz ağaçları, boyları 30 metreyi geçen servi ağaçları görmüştük bütün köylerde.

Evet bizim köklerimiz oradaki o ulu ağaçlardı. Bizden kalan bir eser var mı? acaba diye oradan oraya koştururken hep yıkılmış, viran olmuş evler, artık sadece temelleri kalmış olan camiler, sürülmüş üzerine ekin ekilmiş mezar yerleri göstermişlerdi bize şimdilerde oralarda yaşayan insanlar. Gerçi çok içten ve sıcak davranmışlardı bizlere. Onlar da daha önce dedelerinin yaşadığı Anadolu topraklarını özlüyorlardı. Aralarında Türkiye’ye gidip dedelerinin yaşadığı toprakları görenlerde vardı, bir çok köy kahvesinde açık televizyonlarda Karadeniz TV’nin izlendiği ve Türkçe türkü ve şarkıların dinlendiğine şahit olduk Bizim Türk olduğumuzu ve Türkçe konuştuğumuzu anladıklarında hemen yanımıza geliyordu Türkçe konuşmaya hasret kalmış yaşlı insanlar. “Sizi gördük canımız geldi” dedi bize yaşlı Lefteris.
İzlenim ve hatıralar çok fazla onun için en başından başlayalım anlatmaya..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












